Fem Güçlütürk tutkularla yaşamayı yüksek sesle müzik dinlemeye benzetiyor. nu-look için tüm bedenini ve zihnini etkisi altına alan bitkilerden yola çıkarak insanın en temel içgüdülerini harekete geçiren derin hislerin peşinden gidiyor bu kez.
İskoç filozof David Hume şöyle bir şey demiş; akıl, tutkunun kölesidir ve öyle de olmalıdır. İddiası rasyonel davranışın aslında arzularımızla barışık ve birlikte hareket etmesi gerektiği yönünde. Peki nasıl oluyor da rasyonellik ve arzu birlikte çalışıyor?
Hume, arzu, mutluluk, üzüntü, hoşlanmama, korku, gurur gibi duyguları “tutku” olarak tanımlıyor. Üstelik tutkuların rasyonel düşünceden farklı bir kategoride yer aldığını ve kendi başlarına rasyonel veya irrasyonel olmadığını düşünüyor. Aklın görevinin en güçlü tutkularımıza göre hareket etmemize yardımcı olduğunu iddia ediyor. Diyelim bir kek sana lezzetli görünüyor ve onu arzuluyorsun. Daha önce o keki denememiş olsan böyle bir arzu duymak için akıl yürütemezsin. Demek ki bir deneyim sonucunda akıl ve tutku bir arada çalışmayı kabul ediyor. Ya peki keki yememeyi seçtim, elimin tersiyle ittim, bak aklım üstün geldi? Hayır efendim gelmedi. Aslında aklınla tutkunu bastırmış olmazsın. Bilakis o keki yememekle başka bir tutkunun, mesela sağlıklı yaşamanın baskın çıkmasına izin vermiş olursun. Tutku akla yön verir, ne yapacağını belirler, sen de bu hedefe ulaşmak, tutkularını en iyi şekilde tatmin etmek için aklını kullanırsın. Bu kurama katılıyorum. Yaz kenara. Yazının sonunda kapanışta anlatırım!
Gelelim bir diğer filozofa
Søren Kierkegaard, içinde yaşadığı çağı tutkusunu yitirmiş bir çağ olarak niteler. Vefa Taşdelen’in sözlerinden yola çıkacak olursak hatta, “çağımız tutkudan yoksun bir akıl ve düşünce çağıdır” der. “Tutkuyu yitirmek; saflaşmak, arılaşmak, olgunlaşmak, bir ahenge ve ritme kavuşmak olarak görülebilir.” Ancak Kierkegaard için tutkusunu yitirmiş olmak pek de olumlu bir anlam taşımaz; aksine hissetme ve var olma, sıçrama ve inanma, böylece “insan olma” gücünü yitirmeyi ifade eder. Aklın, bilimin ve çıkar ilişkilerinin dar kalıpları arasında sıkışıp kalan kişi, özgürlük ve sonsuzluk duygularını yitirip sonlu ve sınırlı bir varlık haline dönüşmüş olur.
Bu çağda, bilim ve tefekkür uğruna tutkular yok edilmiştir. Tutkunun tetiklediği büyük ve güzel eylemler zamanı geride kalmıştır. Artık bilgiler, bilimler, öğretiler, fikirler, sistemler ve ilkeler zamanıdır. Bu çağda söz gerçeği unutturmuştur. Olup biten bir şey yoktur, ama anında reklam ve kurnazlık vardır. Para önemli bir değerdir. Beş kuruş kaybetmek, ruhunu ve benliğini kaybetmekten daha tehlikeli görülür. Çağın tutkusuzluğunu dile getirirken, özünden uzaklaşan insan doğasına, yapaylaşan ilişkilere, sahici yapısını yitiren varoluş hallerine göndermede bulunur. Çağ, asılın değil simgenin, gerçeğin değil söylemin, ürünün değil reklamın çağıdır. Bu çağda her şey “temsili” fikirlere dönüşmüştür. Varlığı ve varoluşu anlamlandırmak, yaşanabilir hale getirmek değildir söz konusu olan; onları bir bilgi, bir cümle, bir yargı, bir sistem halinde formüle etmek önem kazanmıştır. Düşünün, bu fikir 1855’te daha interneti filan görmeden aramızdan ayrılan Danimarkalı bir filozofun tespitleri. Tanıdık geldi mi? Bana çok geldi. Bunu da yaz kenara.
Tutku yalnızca derin mutluluklar ve sevinçler demek değil tabii, büyük acılar ve kırılmalar da aynı pakette. Tutku insana haz kadar acı da veriyor. Mesela “Çok aşığım ama benden boşandı” deyip karısını satırla katleden adamların, o nasıl sevmek dediğimizde anlaşılır ama elbette kabul edilemez bir sebebi var. Denetimsiz ve değersiz tutku her zaman şiddete dönüşme eğilimi taşır. Bazen kendine, bazen başkasına. Tutkuyu şiddetten uzaklaştıran şey, kişinin bir “değer”inin olması, etik bir çerçevede yaşanmasıdır. Bu insani duyarlılık olmadığı zaman, tutku bir saplantıya dönüşebilir, bir hastalık halini alabilir. İleri derece fanatizm başka nasıl açıklanır? Tutku gerçek bir eylem yakıtıdır, bir eylem gücüdür ve insanı aslında kapasitesinin üzerinde eylemleri başarmaya sevk eder. Tutkuyla, coşkuyla, hırsla akıl almaz işlere kalkışanlara “Sen delisin” dendiğini ne çok duyduk.
İnsan bir akıl ve zihin varlığı olmadan önce bir tutku varlığıydı deniyor. Felsefenin edebiyattan, bilimin felsefeden sonra ortaya çıkması bunun bir kanıtı.
Tutkuyu içimizde bulmamız, kendi varlığımızda keşfetmemiz için ayrıca bir çaba harcamamıza gerek yok. Tutku her bir bireyde az ya da çok karşılık bulur, kendi çağrısını ve kıpırtısını hissettirir. Tıpkı bahar gelince çiçeklenen ağaçlar gibi insan doğasında da aşama aşama kendini açan güçlü tutkular vardır. Tutku, mantığın bir işlemi değildir. Mantıklı olduğumuz için tutkuya sahip olmayız. Tutku, risk barındıran, cesaret, sıçrama ve adanma eylemidir.
Tutku, bir neden-sonuç ilişkisi içinde adım adım yürümez, aksine bir zirveden diğerine “sıçrayarak” eylemde bulunur. Tutkunun az bir miktarı, insana kendi güç ve kapasitesinin üstünde işler yaptırabilir. Sevgi güçlü yakıttır. Onun gücünü kendinde hissedebilen kişi başkalaşır; bir bedene, bir ufka, bir dünyaya bağlı kalmaktan kurtulur. Tutku aşktır, aşk tutkudur. Tutkusuz aşk, aşksız tutku olmaz. Tutkuda adanmışlık bulunur. Neye ve kime karşı duyuluyor olursa olsun, büyük eylemlerin temelinde, meydana getirici ve hareket ettirici neden olarak sevginin büyük gücü vardır. Mevlana, Mesnevi’de, “Kimin aşka meyli yoksa kanatsız bir kuş gibidir, vah ona” derken sevginin büyük gücüne işaret eder.
“Kimin aşka meyli yoksa kanatsız bir kuş gibidir, vah ona” -Mevlana
Kendi tutkularımın esiri
Benim bitki tutkum doğuştan değil, hatta oldukça geç bir yaşta ortaya çıktı. Aynen kek örneğindeki gibi bazı deneyimlerle kıpırdadı. Bitki tutkusu tüm dünya seyahatlerimde yıllar içinde ruhumda birikmiş, ilgili kitaplar kütüphaneme yayılmış, bedenimin ve aklımın işbirliğini bekliyordu. Şimdi, tüm var oluşum bitkiler arasında anlam buldu. Epeydir doğasever bir bahçıvanım. O gün bugün tutkumun esiriyim. Gece yarısı yağmur başladığında yataktan fırlayıp airplant’ları doğal yolla besin alabilsinler diye balkona sulanmaya çıkaran, kilometrelerce uzağa, saatlerce uçup Amazon gezdiren, botanik bahçelerin peşine düşüren, nereye gitsem birkaç güne eve ve serama geri dönmem için beni büyüleyen, hâlâ kurslara, eğitimlere katılmamı sağlayıp kendilerine hizmet etmemi sağlayan bir tutkunun esiriyim. Âşık olmuşçasına yanaklarım al al, kalbim pır pır uyanıp bahçeye koşuyorum sabah gün doğmadan. Kendime büyülü bir dünya kurdum. Elime batan dikeninin acısıyla, yüzüme gülen goncasıyla, kafamı şişiren kargasıyla, yağmurda parlayan yosunuyla, üzerimde zıplayan bitiyle, kanımı emen kenesiyle. Hume’a katıldığım kısmı tam da burası! Aklım tutkumun kölesi. Tutkum ne buyurursa onu yapıyorum. Şimdi resme tekrar başladım, o da başka bir tutkuya dönüştü. Tutkularla yaşamak yüksek sesle müzik dinlemek gibi, lunaparkta eğlenmek gibi, her hücrenle o anda yaşadığın bir terapi, bir meditasyon gibi. Hume’a inanırsak bunda da hiçbir tuhaflık yok. Kierkegaard da duysa bana katılırdı okuduklarımdan anladığım! Umarım bu çağda tutkusunu dışa vurabilen, peşinden giden, tutkusunu sevgiyle yoğurup hayatını yaşanmaya değer hale getiren insan sayısı artar. Parayla, pulla, imkanlarla alakası yok. Bahane bulmak kolay. Tutku gerçekse akıl bir yolunu buluyor. Birçok kişiye ilham olduğumu biliyorum, ki tek bir umutsuz, tutkusuz kişinin bile hayatı “baharlarla” doluyorsa çektiğim cefalara ve bu yeşil tutkunun, bu börtü böcek aşkının ıstırabını yaşamaya gerçekten değer…