MODA DÜNYASININ EN İYİ SAKLANAN “DAHİ” TASARIMCISI MATTHIEU BLAZY 2021’DE BOTTEGA VENETA’NIN KREATİF DİREKTÖRÜ OLARAK ATANDIĞINDA ENDÜSTRİNİN EN İLHAM VERİCİ SİMALARINDAN BİRİNE DÖNÜŞTÜ. ZAMANIN RUHUNA AYAK UYDURMAK ZORUNDA KALMADAN, GELENEKLERE BAĞLILIĞI HİÇE SAYMADAN DA MODERN OLMANIN MÜMKÜN OLDUĞUNU GÖSTERDİ.

15 Kasım 2021. Pandemi devam ediyor ve moda dünyasının bundan böyle hangi yöne doğru savrulacağı hararetli tartışmaların alevlenmesine yol açıyor. Tüketim alışkanlıklarının minimal mi, yoksa hedonist mi olacağı yönündeki konuşmalar da bu sohbetlerde başı çekiyor…
Tam da o günlerde “Brat” yeşilinden çok önce, Daniel Lee’nin Bottega yeşili moda dünyasının uzun yıllardır karşılaştığı en cool şey olmuştu ve internet yeşilin bu tonunun derinliklerinde kaybolmuştu. (Bir süre sonra her modaevi kendi rengini belirleme yarışına girecekti.) Ve Lee’nin Detroit’te sunduğu ve “Salon 03” başlıklı minimal ama fonksiyonel -sonradan final olduğunu öğrendiğimiz- İlkbahar/Yaz 2022 koleksiyonunun üzerinden pek de vakit geçmemişti… Kulislerde dönen dedikodular az çok sebebi konusunda birtakım ipuçları verse de bugün halen, resmi bir şekilde Lee’nin neden Kering ve Bottega’yla yollarını ayırdığını bilmiyoruz. Ve işte tam da o gün, 15 Kasım’da Kering, (bugünlerde Loewe’nin internetteki popülaritesiyle eş değer favori markalardan) Bottega Veneta’nın yeni kreatif direktörü Matthie Blazy’nin adını duyurdu.
O güne kadar adından yüksek sesle bahsedilmese de, kimine göre ıvır zıvır bilgi denebilecek seviyede her detaya hakim moda meraklıları için tanıdık ve tapılası bir figürdü.
Öyle ki 2014 yılında, The Cut, Blazy hakkında şu başlığı atmıştı. “Adını daha önce duymadığınız en ünlü tasarımcı.” O güne kadar bile kıskanılan bir CV’si vardı. Kariyerine Raf Simons’la başladı, Nicolas Ghesquière’nin yanında Balenciaga’da stajını yaptı, Maison Martin Margiela, Céline ve Calvin Klein’ın Raf Simons’lu yıllarında yine atölyelerin başındaydı. 2021’de Bottega Veneta’nın artistik direktörü olarak seçilmeden önce de zaten hali hazırda hazır giyim koleksiyonlarının tasarım direktörüydü.
Blazy ilk koleksiyonunu, Kering’in yaptığı açıklamadan tam üç ay sonra sundu. 27 Şubat’ta, daha önce perde arkasından sessizce izlediği defilelerin aksine bu kez spot ışıklarının altına geçti. Uzaktan uzağa büyük fanı olduğumdan belki biraz iltimas geçeceğim, ama moda dünyasında daha başka kaç tasarımcının ilk koleksiyonunun, açılış look’unu ezbere biliyoruz ki? Moda dünyasında daha önce kaç kişi bu kadar sade, sıradan hatta alelade bir yaklaşımla çığ gibi büyüyen bir değişim yaratabilmişti… Beyaz bir atlet, bir jean… Elbette sıradan bir atlet ve jean değildi.
Bugün, zamane gençlerinin “silent luxury” olarak adlandırdıkları akımın yaratıcısı deme cüretini göstereceğimiz Bottega Veneta kurulduğunda “sadece baş harflerin yeterli” şeklinde kabaca çevirebileceğimiz bir motto’ya sahipti. Zira Bottega’nın kıyafetlerin üzerinde bağıran bir logosu yoktu (hâlâ da yok), Prada’nın üçgeni, Tiffany’nin mavisi gibi markayla özdeşleşebilecek sembolik bir tanıtım aracına da sahip değil. Ancak Venedikli ustaların elinden çıkan artizanal deri ürünleri Bottega’ya özgü bir örgü tekniğiyle tasarlanıyordu. 1966’da kurulan Bottega Veneta, yıllarca, tıpkı Gucci gibi, sadece çantalar ve bavullar üretiyordu. Ve bu ürünler formları sebebiyle markasını anında ele veriyordu.
80’lerde Andy Warhol’un uğruna kısa filmler çektiği Bottega Veneta niş bir konumdaydı. Ancak 90’larda hazır giyime el atmışlardı. Hedef kitleleri belliydi, ama pek de popüler değildi. İlk defilelerini bile neredeyse 90’ların sonunda organize etmişlerdi. 2000’li yıllarda, şimdilerde sanat koleksiyonuyla kıskandıran Tomas Maier yaklaşık 17 yıl boyunca markanın başında bulundu. 90’larda, kaybettiği ivmeyi neredeyse sadece ya da en azından odağında aksesuarların olduğu bir koleksiyon hazırlayarak toparlamakla kalmadı, şimdilerde Kering (o zamanlar PPR ya da Gucci Group) olarak bilinen şirketler grubunun en kârlı markası haline getirdi. İnce detaylar, saf bir estetik, minimal bir dünyayla rüyaları süslüyordu.
Sonra internet çağına ulaştık. Daniel Lee markayı daha da popüler yaptı, yeşilin yeni bir tonuyla, Puddle botlar ve Casette çantayla herkesin dilindeydi…Bottega sadece gençliğin değil, modayla az çok ilgilenen hemen herkesin bir parçası olmak isteyeceği “o” markaya dönüşmüştü.
Lee’nin saltanatı uzun süremedi ve onu takiben Blazy geldi… Belki de moda dünyasının en şanslı çocuklarından biri olarak yola koyulduğundan bu yana rüzgarı doğru estirmeyi başardı. Peggy Gou’dan Julianne Moore’a, dünyanın en büyük K-pop grubu BTS üyelerinden RM’den Asap Rocky’ye sadece A takımı isimlerden oluşan bir ünlü ordusuyla imajını yeniledi. Cesur hamleler, cesur yüzler. Kimsenin harcı olmayacak bir şekilde daha ikinci defilesinde Kate Moss’un podyumda yürümesini sağladı. Unutmamalı ki, Moss bu defileyi açmadı ya da kapamadı. Moss koleksiyondaki en iddialı parçayla yürümedi. Yine en sıradan ama Bottega’nın yeni kodlarını tam anlamıyla taşıyan birkaç parçayla defilenin tam ortasında gösterdi yüzünü…
Blazy, önümüzdeki Sonbahar/Kış 2024 koleksiyonunu tanımlarken gündelik ve alışılmış siluetlerden görkemli anıtlar yaratmaya çalıştım dese de, ilk günden beri yapmaya çalıştığı zaten buydu. Moss’u 90’ların grunge estetiğini çağrıştıran oduncu gömlek ve jean’le gördük. Ama o gerçekten yün bir gömlek ve denim içinde miydi?
Beyaz atlet sembolik bir başlangıç oldu. Blazy’nin boş kanvasıydı. Halihazırda modaevinin tasarım atölyesini yönettiği için sıfırdan yeni bir rota oluşturmayı tercih etmedi. Lee’nin devrinde hangi fikirlerin kendisine ait olduğunu kanıtlamak istercesine onları yeniden podyuma taşıdı. Ve sonraki yıllarda modaevinin yeni çizgisiyle özdeşleşecek, moda tarihine de unutulmaz bir iz bırakan şaşırtmacalı tekniğiyle bizi tanıştırmayı tercih etti.
New York Times’ın kıdemli moda eleştirmeni Vanessa Friedman’ın, Matthieu Blazy’i “Milano’daki sihirbaz” olarak etiketlemesine şaşırmamalı. Blazy’nin koleksiyonlarına baktığınızda günlük hayatımızda tercih ettiğimiz zaman zaman fazlasıyla cool, zaman zaman da fazlasıyla şık parçalar tasarladığını görüyoruz. Instagram için ya da meme kültürünü beslemek için tasarlamıyor… Aksine giyilen, yeniden giyilen, bir kez daha giyilen kıyafetler daha çok hoşuna gidiyor. Kıyafetlerin hikayesi olmasına bayılıyor. Bu yüzden, Alaïa’nın kreatif direktörü Pieter Mulier’le romantik ilişkileri sonlanmadan (ki bu moda endüstrisinin aşka olan inancını zedelemişti) çok önce ortak bir kıyafet koleksiyonu bile oluşturmaya başlamışlar, muhtelif şehirlerde çıktıkları “vintage” avıyla bir dolap kurmuşlar.
Blazy’nin dünyasını yakından tanıdıkça Bottega’da yapmak istediklerini de daha net anlıyorsunuz. Kıyafetlere bu ölçüde tutkulu yaklaşmasa onların yeniden nasıl yorumlanabileceği üzerine pek de kafa patlatmazdı. Pamuk ve denim olduklarını varsaydığımız kumaş ve materyalleri aslında deri olarak sunduğunu keşfettiğimizde kandırılmış hissetmekten ziyade yaklaşımın çılgınlığının şokuna kapılmıştık. Gerçeği sadece o parçaları üzerinde taşıyan biliyor.





Birçok tasarımcıyı farklı sebeplerden dolayı takip edebilirsiniz, ancak Blazy size zevkli ve duygusal yönden heyecanlandıran entelektüel dünyasını sunuyor. Glenn Martens gibi, Miuccia Prada gibi saf estetik bir dünya yaratma isteğinin ötesinde kafa patlatan bir tasarımcı, kıyafetlerin ve oluşturmak istediği koleksiyonun felsefesiyle ilgileniyor. İlkbahar/Yaz 2024 koleksiyonunda Ralph Waldo Emerson’ın “yolculuğa çıkmak” üzerine söylediği bir sözü hem defile alanının zeminini harita kaplatarak yorumladı, hem de kumaşları yeni tekniklerle buluşturarak materyalleri farklı yolculuklara çıkardı. Şaşırtmacalı, oyun seven, ama bunu asla çocuksu bir yerden yapmayan bir oyunla yaratıyor. Bottega zaten olabildiğince yetişkin. “Karşıdan baktığınızda burjuva, yaklaştığınızda sizinle flört ediyor” demişti bir keresinde İngiliz Vogue’una.
Vanessa Friedman da, Blazy’nin daha herkesin maskeyle katılmak zorunda kaldığı o ilk defilesinden sonra şovu yorumlarken “Herkes için küçük bir şeyler vardı. Tekrar bakana kadar her şey son derece burjuva ve kibar görünüyordu” demişti. Yakından bakmak, yakından sunmak Blazy için önemli. (Özellikle de hemen hemen birçoklarının Instagram’da gördükleri birkaç look’tan sonra koleksiyon yorumlamaya çalıştığı bir çağda.)
Blazy yıllar evvel Raf Simons’la iş görüşmesine gittiğinde de fotoğraflardan ya da skeçlerden oluşan portfolyosunu masaya sermek yerine askı üzerinde tasarladığı kıyafetleri götürmüş. “Kumaşları yakından görmeleri ve dokunmaları her şeyden önemliydi” diyor.
Yine aynı noktaya döneceğim belki ama işte Blazy’nin takıntılı tutkusu, Jacquemus gibi pazarlamadan geçer not alan bir dünya yaratmak değil. X jenerasyonu tasarımcıları gibi illa gerçek hayatta görmek istediği kadınların hayaliyle kağıt üzerinde kıyafetler çizmiyor. Muz yapraklarını andıracak şekilde tasarlanmış ayakkabılar, balık pulu gibi jakarlı püsküllü elbiseler, işlemeli deriler ve el örgülerle zanaatkarlığını konuşturuyor.
Belçikalı tasarımcı, Kering CEO’su François-Henry Pinault tarafından bu göreve getirildiğinde, Hipokrat yemininin moda dünyasına uyarlanan versiyonunu ederek işçilik ve zanaatın üzerine düşeceğini vurgulamış, Bottega’yı bir marka olmaktan çok modaevi olarak göstereceğini söylemiş. Geride bıraktığımız hemen hemen üç sene içinde de bunun izlerini gördük. Daniel Lee kendi yeşiliyle, kendi imzasını yüksek sesle duyurmak isteyecek kadar kendine düşkün bir tasarımcıydı. Oysa Blazy’e göre yüksek sesle konuşmaya hiç de gerek yok. “İtalya’da herkesin Bottega çantası ya da Bottega çantası olan bir tanıdığı vardır” demişti, moda tarihçisi ve eleştirmeni Alexander Fury’ye. Bottega bu yüzden değerli, arkasında bir gelenek, bağ ve kültür var… Onu bir jenerasyona beğendirmeye çalışmakla vakit öldürmek modaevinin DNA’sına işlemiş zanaatı göz ardı etmek gibi.
“Intrecciato” literatüre neredeyse Bottega tekniği olarak geçmiş durumda, 60’ların sonundan bu yana artizanlar çok ince derileri örerek çanta haline getiriyor. “Teknik sadece bir çözüm değil, modaevinin tüm estetiği” diyor Blazy. Bu yaklaşım kıyafetlerde kendini hissettiriyor: Karmaşık örgüler, sepet dokuma elbiseler, dev kağıt ponponlar hep Bottega’nın el işçiliğine verdiği özen ve önemin hazır giyim koleksiyonlarına dönüşmüş hali gibi.
Blazy, üzerinde çalışmayı tercih ettiği kumaşlara verdiği yeni hayatla tanınır hale geldi. Bunun dışında her zaman sanat, mimari gibi alanlarda üretim yapan diğer “ikonik” isimlerle yan yana gelmeyi tercih ediyor. Bu da onun yaklaşımını özetleyen ikinci madde. Salone del Mobile ve Art Basel’in Miami edisyonlarına katılarak bir markadan çok bir “ev” olmanın sözünü tuttu. Fondation Le Corbusier ve Gaetano Pesce ile çalıştı… Altkültürü temsil eden (aynı zamanda Fantastic Man adlı derginin kardeşi sayılabilecek) ve yayın hayatına son veren Butt’ı sahiplenerek derginin tekrardan basılmasını sağladı ve LGBTİ+ kültürüne katkı sundu…Ne de olsa i-D, The Face gibi dergilerle büyümüş biri, Richard Avedon’un pek de moda fotoğrafı sayılmayacak “In The American West” kitabında modaya dair bir şeyler bularak stil sözcüğünün anlamını keşfetmiş biri.
Sanatçılar ve mimarlarla işbirliğine dönecek olursak… Bunlar Blazy’nin dünyasına işlemiş yaklaşımlar zaten.Merakı sanatla uğraşan ailesinden ve Belçika’da La Cambre’da aldığı eğitimden de kaynaklanıyor… Ama sınırlı değil. Onu moda dünyasına kazandıran, bir zamanlar patronu, sonrasında yakın arkadaşı olan Raf Simons ve Pieter Mulier ile üçlü bir şekilde ilerlettikleri sıkı dostluklarının merkezindeki sohbetler de. Simons moda üzerine konuşmak yerine daha çok sanat dedikodusu yaptıklarını söylemişti bir keresinde. “Art Basel’de kim ne almış?” ilgilendikleri esas mevzu.
Matthieu Blazy modaevinin DNA’sına işleyen zanaatı günümüze taşırken markanın 80’lerdeki popüler kültürle dansını bugünün koşullarına uyguluyor. Bottega için filmler çeken Warhol’dan “American Gigolo”da modaevinin çantalarını taşıyan Lauren Hutton’a (Lauren clutch olarak biliniyor) uzayan liste bugünlerde zamanın ruhunu temsil eden paparazzi karelerinden reklam kampanyası yaratma fikri gibi Warholvari bir yaklaşıma sahip adımlara dönüşüyor. Kendall Jenner ve Asap Rocky’nin bu fotoğraflarının dışında Blazy babalar günü için fotoğraf sanatçısı Carrie Mae Weems ile işbirliğine imza atarak Asap’ın özel hayatına sızdı ve ailesiyle geçirdiği vakti belgeledi.
Özellikle bu kampanya ve yakın zamanda “Euphoria”, “Priscilla” ve “Saltburn”ün yıldızı Jacob Elordi’nin markanın yeni elçisi olarak sunulduğu imajlar fazlasıyla romantik. Mum ışığında yenen akşam yemeği romantikliğinde değil de duygusal bir noktaya değinen romantizm. Sıradan olanı hayal edilemeyecek kadar lüks bir şekilde sunan abartılı bir romantizm. Kıyafet toplamayı takıntılı bir tutkuya dönüştürecek kadar yaptığı işe bağlı olmasını sağlayan bir romantizm.
Her şeyin marketing’e dönüştüğü, sosyal medya tarafından onaylanması beklenen abartılı fikirlerin, eskimeyen logo merakından yorgun düşenler için Blazy fazlasıyla romantik yerden yaklaşıyor kıyafetlere… Neticede onların giyilmek için tasarlandığını ve sadece birer kıyafet olduklarını biliyor, ama onların sadece birer kıyafet olmaları, özen göstermeyeceği anlamına da gelmiyor.
Komplike kumaşların ustası olarak Blazy günlük hayatın sıradanlığını yüceltiyor (bu önermeyi Wim Wenders’in “Perfect Days” filmini anlatırken kullananlara pek kızdığımı hatırlıyorum) ama fonksiyonel parçaları şık göstermek gibi bir amaçla çalışan Blazy’nin yaklaşımını en doğru şekilde özetlediğini düşünüyorum. Giyinmek gibi en sıradan içgüdüleri besleyerek mecburiyeti gerçeklikten koparıyor. Öyle ki sivri diliyle, lafını sakınmadan ortaya koyan eleştirmen Cathy Horyn’e göre bu zanaat peşindeki romantizm artık tutkudan öte bir fetiş.